
Ramazan ayı geldi geçti. Gerek devlet, gerek STÖ’ler, gerek vatandaşlar yardım paketi adı altında yardımlar yaptı. Övünülecek tarafı; herkesin karınca kararınca birşeyler yapmaya çalışması. Dövünülecek tarafı ise; Ne kadar çok yardıma muhtacımız varmış.
Yılın 12 ayı bir olan bu insanlara yardım, Oruç ayının manevi havasındaki ağırlığından olsa gerek, bu aya sıkıştırıldı. Açlık-susuzluk birilerine birşeyler yapma dürtüsü uyandırıyor ki pamuk eller ceplere gidiyor bu ayda. Oysa diğer kalan 11 ayda bu muhtaçlar bal-kaymakla beslenmiyorlar. Askerlik tabiri ile yılın 11 ayında “alçak sürünme” devam ediyor.
Çaktırmadan ve hedefe ulaşan, aynı zamanda samimi bir şekilde yapılan tüm iyi niyet çalışmalarının yanında, gösterişle, abartıyla, hatta şova yönelik yardımlar da araya sıkıştırılıyor.
Adınız Haymana’da “yardıma muhtaç” çıktığı anda düğmeye basılmış gibi koliler, paketler yağıyor sağdan-soldan. İçindekiler sözleşmiş gibi üç aşağı-beş yukarı aynı şeyler. Aynı evden belki onlarca bu paketlerden alan oluyor. Hiçbirisi de “dur yeter, ben aldım” demiyor. Geldikçe gelsin istiyor.
Bu vatandaşlar kendi hesaplarını öyle iyi yapıyorlar ki; “kim dağıtır, dağıtma olasılığı olanlar kimlerdir” tek tek dolaşarak, kapısında nöbet tutarak, hatta tanıdığı olan hatırlı kişileri devreye sokarak, kendi çapında pay(!)’larını bir şekilde alıyorlar.
Tanıdığımız, bildiğimiz gerçekten muhtaç insanların yanında, bu işi meslek edinmiş olanları da var. Alana kadar her türlü uyanıklığı, ezikliği, hatta alamayınca çirkefliği, küfrü bile kendine hak görenler var ki; onların “AR” damarlarındaki çatlaklığın tamiri bu saatten sonra yok.
“Fazladan alınacak nohut, makarna göz çıkarmaz” maksatları ile hareket edenleri hiç saymıyorum zaten.
Muhtaçlık sadece gıda, giyecek, kömür değil ki. Elbette açlık, yoksulluk, bir lokma bulamamak ızdırap verici ve acı bir şey. “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin” derler ya. Çok doğru ancak yaşayan bilir bu çileyi. Hele ki küçük yaşta çocuk varsa işin içinde daha da zor. Çocuk anlamaz ki vardan yoktan. İstedikçe ister, sınırsızca, TV’de gördükçe.
Tüm bunların yanında gizli muhtaçlar vardır. Kimisi gururundan, kimisi utancından, kimisi de çocuğundan, komşusundan çekindiği için, muhtaç, zayıf görünmemek için derdini kimseye söyleyemez. Kendi iç dünyasında yanar kavrulur. Hele küçükte olsa bir işte çalışıyor ise kimse bunlara dönüp bakmaz. Zaten bu memleketin en çok ezileni çalışanlar. Çalışmayanların herşey ayaklarına geliyor bir şekilde ama o ayrı konu şu anda.
Bir ya da birkaç çocuk okutanlar, hele ki üniversite öğrencisi varsa aralarında, dert bir değil bindir. Bir üniversite öğrencisinin aylık-yıllık maliyetini bir hesapladığınızda dudaklarda ki uçuk, uçukluğundan utanır. Kalem kağıt yetmez geçim hesabına ve onlar bile isyan ederler. Ya da maddi destek yaparken, maddi tüketici konumuna gelen, evdeki erkek çocuğunun askere gitmesi, o aile de dertlerin katmerlenmesi demektir.
Yardım yaparken bu insanları bulmak, tespit etmek, onların tüm hassas duygularını da göz önüne alarak, yapılacak yardımları nakde çevirerek incitmeden, gururlarını da göz önüne alarak yapmak daha erdemli bir davranış olmazmı?
Yardım yapan bunu bir egosunu şişirme amacına dönüştürmemelidir. Ömer Seyfettin hikayesinde olduğu gibi yapılanı “diyet” borcuna sokacak yardımlar, gün gelipte kol kestirecek kadar başa kakılacak ise, o diyetleri bu millet asla haketmiyor. Tabii hakedene yapılıyor ise. Yoksa işin “nohut, fasulye” dağıtma boyutuna girersek, almaya alıştırıldı zaten milletimiz. SAYGILARIMLA